Kelimeler, Hayatınızı Yaratır!

Daha önceki yazımda Kelimelerin Gücü nü anlatmıştım. Buradan tekrar okuyabilirsiniz.

Kelimelerin hayatımızdaki önemi oldukça fazla. Karşı taraf ile İletişim kurabilmemizin en önemli araçlarından birisidir. Ama sadece karşı taraf ile değil kendimizle de iletişim kurabilmek ve hayatımızı şekillendirmek için de kelimelere ihtiyaç duyarız.

Gün içerisinde olaylara bakış açımızı ele veren bu cümleleri yakalamak zor değil. Mesela bir örnek vermek istiyorum.

Bir olay hakkında “ Bunu yapmam imkansız” diye bir cümle kurduğunuzda bilinçaltınıza bunu yapmanızın mümkün olmayacağı mesajını veriyorsunuz. Eğer gerçekten o şey her ne ise ve yapmanız mümkün değilse bile “ bunu yapmam belki zor olabilir ama deneyeceğim” diye cümlenizi değiştirdiğinizde kendinizi daha pozitif kodlamış olupi bir çerçeve içine sıkıştırmamış olursunuz.

Yine aynı şekilde “-se, -sa” kalıplarını mümkün olduğunca kullanmamamız gerekir. Çünkü bilinçaltımız şart durumunu hiç sevmez. Mesela “ Çok çalışırsam üniversiteyi kazanabilirim” cümlesindeki şart kalıbı bu cümleyi kullanan kişiyi görünmez bir çerçeve içerisine sokar ve kişide stres yaratır. Bunun yerine “ben üniversiteyi kazanabilirim” demek daha yerinde ve basittir.

Bir diğer sihirli kelimemiz ise “ama“ dır. “Ama” nın kullanımına yine çok dikkat edilmesi gerekiyor. Çünkü “ama “ dan sonra gelen cümle dominant cümledir yani kendinizde yada karşınızdaki kişiye neyi empoze etmek  isterseniz o kelimeyi “ama“ dan sonra söylemeniz, beklediğiniz etkiyi yaratır. Yine başkasının gerçek düşüncesini öğrenmek isterseniz “ama” dan sonraki kurduğu cümleleri inceleyin. Bu açıklamamı bir örnek ile desteklemek istiyorum. Örneğin “ Yemek çok güzeldi ama yağı çok fazlaydı” gayet basit bir cümle. Burada vurgulanan ve etkiyi bırakan cümle yemeğin yağlı olması, yemeğin güzel olmuş olması hiç bir şekilde ifade yaratmıyor. Cümleyi eğer şu şekilde değiştirdiğimizi varsayalım  “ Yemek yağlıydı ama çok güzeldi” gördünüz değil mi ? aklınızda kalan ve olumlu ifade bırakan bir cümleye dönüştü.

Kendinizi de bu şekilde programlayabilirsiniz. Mesela yapmanız gereken bir görev var. Bunu kendinize “Bu görev zor görünüyor ama yapabilirim” deyin.

Asla kendinize “yapamam”, “olmaz”, “şanssızım”, “bahtsızım” gibi cümleler kurmayın. Söylediğiniz her kelime sizde bir iz bırakır ve her ne söylüyorsanız ona dönüşürsünüz. Sürekli “elimi attığım herşey kuruyor “ derseniz gerçekten de elinizi attığınız herşey tabiri caizse kurur hiç bir malın yada paranın bereketini göremezsiniz. Aslında siz öyle olduğunuz için bu cümleyi söylemiyorsunuz, o cümleyi kurduğunuz için öylesiniz.

Aynı şekilde “istiyorum” kelimesi de olumlu gibi görünse de aslında istediğimiz şeyin dışında hareket eder. Örneğin “Çok param olsun istiyorum” derseniz sürekli isteme modunda kalırsınız yada hep paraya ihtiyaç duyacağınız olaylarla karşılaşırsınız. Bunun yerine “para bana hep akar” ya da “Bolluk içerisindeyim” cümlelerini kurmaya özen gösterin. Kısacası kendinizde ne görmek istiyorsanız onu söyleyin. “Çok şanslıyım“ deyin bakın bir süre sonra nasıl şansınız yaver gelecek.

“Harika bir hayatım var”.

Bu cümle oldukça olumlu frekans içeren bir cümledir. Bu cümleyi her tekrar ettiğinizde frekansınız yükselecek ve gerçekten harika bir hayatınız olacak. Cümleleri söylerken dikkat etmeniz gereken şey bunun hissiyatında olmanız. “Harika bir hayatım var” derken gerçekten öyle bir hayatınız varmışçasına bir duyguyla söylerseniz. O hayatı tabiri caizse yaratmış olursunuz.

Yaratım sizin elinizde. Tek yapmanız gereken şey duygularınıza,  kelimelerinize ve düşüncelerinize dikkat etmek.

Affedebilmenin Gücü..

Affetmek mi ? Aman tanrım nasıl affedeyim? Yanına mı kalsın ? Affetmenin bana ne faydası var ?

Affetmek denilince insanların verdiği tepkiler genelde bu yönde maalesef. Çünkü affetmenin ne demek olduğunuz bilmiyorlar daha doğrsu affetmek, bize hep çok farklı duygular besletilerek öğretildi. Bize affetmenin karşı tarafa yapılan bir iyilik olduğu düşündürüldü. Affetedersek karşı tarafın yaptıklarına müsamaha göstereceğimiz öğretildi. Halbuki işin doğrusu böyle değil. Affetmek hiçbirşey olmamış gibi davranmak demek değildir. Bize bir tokat atana öbür yanağımızı uzatmak demek değildir. Tam tersine karşı tarafın ne olduğunu bilerek herşeyin farkında olarak Affetmeyi seçebilme gücüdür.

 

Affetmek özetle karşı tarafla kanlı bıçaklı olmadan mecazi olarak yolları ayırmak, arada görünmeyen bir çizgi çekip sınırları belirlemektir. Yolları ayırdıktan ve sınırlar çekildikten sonra da ortamı olduğunda yine o kişinin arkasından atıp tutuyorsanız o kişiyi affetmiş sayılmazsınız tam aksine kendinizi kandırdığınız bir aksiyona girmişsiniz demektir. Çünkü affettiğiniz kişi hakkında herhangi bir duygu beslemiyor, tamamen nötr olmanız gerekir. Eğer arkasından hala atıp tutuyorsanız iyi yada kötü bir duygu besliyorsunuz demektir.

Bzaen de kızgın olduğunuz kişi her zaman karşınızdaki kişi olmayabilir. Bazen kendinize de kızgın olabilirsiniz. Neden zamanında bunu onayladım ? Neden bunu yaptım ? Neden bu kadar fedakar oldum ? uzaaar gider. Bu sorular kendinize kurban rolünü üstlenmekten başka birşey değildir. Yaşadığınız hiçbir şeyi “tesadüfen” yaşamadınız. Hayat size birşeyleri öğretmek için tecrübe yaşatıyor hepsi bu. Hayatın size garezi yok siz ne yaşamak istiyorsanız neyi kendinizde eksik görüyorsanız o eksikliği tamamlayacak olaylar yaşar gerekli tecrübeleri edinirsiniz.

Bir süredir uyguladığım ve faydasını gördüğüm bir uygulamayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Örneğin bir kargonuz var şubeye teslim etmeye gittiniz ve önünüzdeki kişinin de teslim etmesi gereken 6 adet bavulu var. Yani ortalama olarak bir 10 dk kadar bekleyeceksiniz. Bu durumda muhtemelen kendi kendinize homurdanacak hatta biraz daha ileriye gidip sesinizi duyacakları şekilde şikayete başlayacaksınız.Öfleyip püflemek yerine “acaba bunun bana hediyeleri nelerdir?” deyin ve bırakın. Nerden biliyorsunuz işinizi hemen bitirdikten sonra karşıdan gelen bir aracın size çarpmayacağını ? Sizin için neyin hayırlı olduğunu bilemezsiniz ki ? Belki de 10 dk sonra çıktığınızda uzun süre görmediğiniz çok eski bir arkadaşınızla karşılaşacak ve çok sevineceksiniz. Halbuki hemen teslim edip gitmiş olsaydınız o arkadaşınızı görmeyecektiniz bile.

Size negatif gelen olaylar karşısında ah vah edeceğinize “ bunun bana hediyeleri nelerdir?” deyin. O andan itibaren zaten farkındalığınız artacak, yani odaya saklanan bir hediyeyi aramak gibi heyecanlı bir bekleyiş içine gireceksiniz. Acaba hangi iyilik le karşılaşacağım ? deyip bir arayış içinde bulacaksınız kendinizi. Hayatı zorlaştırmakta kolaylaştırmakta tamamen size bağlı.

Herkes affedebilir fakat bunda zorlanan insanların sayısı da azımsanmayacak kadar fazladır sebebi ise yukarıda bahsettiğim yanlış tanımlamalar ve büyüklerimizden gelen yanlış öğretilerdir.

Affetme güçlüğü çeken insanların zihinleri sürekli zehirli, kötü, öfkeli ve  kin dolu düşünceler üretir. Bu düşünceler bir süre sonra içsel konuşmaları, içsel konuşmalarda bir süre sonra senaryoları oluşturur.

Kişi bir süre sonra ürettiği bu senaryoya kendisi de inanır  çünkü kafasında sürekli olmayan bir olayı olmuş gibi canlandırıyor ve o duygu her ne ise sürekli onu beynine empoze ediyordur. Beyin tekrarı olan durumlara karşı koyamadığı için bunu gerçekmiş gibi algılıyor ve zincirleme olarak olumsuz duygular ve hastalıklar birbirini izliyor.

Bir duygunun bir hayatı nasıl mahvettiğine bakar mısınız ? Sizce Hayat bu kadar uzun mu ?

Affetmeye bir de şu açıdan bakın. Affetmek aslında karşı tarafa değil tamamen kendinize yaptığınız bir iyiliktir.  Burada affetmek kelimesi aslında özgür bırakmak demektir

O zaman cümleyi evriltelim; O kişiyi ya da kişileri sizin istediğiniz bir yapıda yada bir karakterde olmadıkları için özgür bırakın. Şimdi cümleye böyle bakınca ne kadar da rahatladınız değil mi ?

Affetmek kendinizi özgür bırakmaktır.

Şimdi burada hayal gücünüze ihtiyacım var. Kapadokyadaki uçan balonları düşünün. Bu özgürce uçmaya, gökyüzüne kavuşmaya çalışan balonun siz olduğunu hayal edin. Affetmediğiniz her kişi yada her olayı da bu sepete bağlı olan kum torbaları. Siz bu kum torbalarını tek tek aşağıya atmazsanız yani üzerinizdeki yüklerden kurtulmazsanız özgürce yükselip uçamayacaksınız. işte bu kadar basit.

“Bize yanlış davrandığını düşündüğümüz bir kişiyi affetmeliyiz. Bunu hak ettikleri için değil, bu haksızlıklara karşılık vermeye devam etmeyecek kadar kendimizi sevdiğimiz için.”

– Miguel Ruiz

 

Kelimelerin gücü

Gün içerisinde kullandığınız cümlelere hiç dikkat ettiniz mi ? En basitinden Nasılsın ? sorusuna nasıl cevap verirdiniz ?

 

Çevremizdeki çoğu insan “Nasılsın ?” sorusuna ya “iyiyiym” ya “sürünüyorum” ya “ idare eder “  “eh işte “ vb bunun gibi ya olumsuz yada belirsizlik içeren kelimelerle yanıt veriyoruz.

 

Gün içerisinde söylediğiniz bir çok kelime sizin ruh halinize istemli yada istemsiz modlar enjekte eder. Şunu kendinizde deneyin mesela. Enerjiniz düşük olduğu anlarda kendinize “ Süperim” “Kendimi çok iyi hissediyorum” gibi telkinler verin. Bu cümleler tabiiki sihirli değnek gibi bir anda modunuzu yukarıya çıkarmaz ama kendinizi takip ederek modunuzun nasıl yükselişe geçtiğine şahit olabilirsiniz.

 

Eğer genellikle “idare eder”  durumundaysanız ve bu cümleyi sürekli kuruyorsanız siz sürekli idare eden pozisyonda kalırsınız. Ya da “sürünüyorum” cevabını veriyorsanız tabiri cazise bahsettiğiniz şekilde sürünme(!) pozisyonunda kalırsınız.

 

Bilinçaltının doğru veya yanlış karar mekanizması yoktur. Şaka anlamaz. Yani bir ortamda sırf şaka olsun diye nasılsın sorusuna “sürünüyorum” cevabını vermişseniz bilinçaltınız bunu emir olarak alacak ve sistemi ona göre kuaracaktır. Yani gerçekten süründüğünüz(!) bir moda geleceksiniz. Tabiiki bu cümlelerin sıklığı ve cümleyi kurduğunuzdaki duygu durumunuz da çok önemlidir.

 

Kelimelerin gücü gerçekten azımsanmayacak kadar büyük. Kendinizi programlıyorsunuz bir nevi. Dilinizden ne dökülüyorsa o na dönüşüveriyorsunuz. O yüzden bir cümle kurarken iki kere düşünmekte fayda var.

 

Bu negatif frekanslı kelimelere başka bir örnek ise “Nefret ediyorum” cümlesidir. Günlük konuşmanızda ne kadar fazla kullanıyorsanız o kadar karamsarlık ve olumsuzluk peşinizi bırakmaz. Kendinizde test edin bunu. Örneğin 1 ay boyunca  bu “ Nefret ediyorum?” cümlesini kullanmayın. O cümle ağzınızdan çıkacakken kendinizi durdurun. Alternatif cümleler bulun örneğin “ bunu tercih etmiyorum “ gibi. Bakın hayatınızda ne gibi değişiklikler olacak.

 

Bazı insanların başlarına hep korktukları şeyler, olaylar, durumlar vs gelir hiç dikkat ettiniz mi ?.  Sonra da “ Ben demiştim” derler. Bu olasılığın iki yansıması vardır. Birincisi o istemediği olay her ne ise onu sürekli telaffuz ederek hayatına çekmiştir. Diğeri ise o olay yada durum her ne ise ondan korkuyor olmasıdır. Korku frekansı en yüksek frekanslar arasındadır. Yani olmasını istemediğiniz bir olay varsa üzerinde sürekli düşünüp adeta çekim girdabı oluşturursunuz. Bunun yerine olmasını istediğiniz olaya yoğunlaşarak bilinçaltınızı o tarafa yönlendirin. Örneklendirmek istersem Mesela bir sınavdan mı korkuyorsunuz ? Şunu yapmayın “ kesin kötü geçecek” “düşük puan alırsam ne yaparım” gibi olumsuzluk içeren cümleler kurmayın. Onun yerine sınavı kazandığınızı imgeleyin.

 

Sınav örneğinden gidecek olursam. Şu yöntemi de denemenizi şiddetle tavsiye ederim. Kendinize sürekli sorular sorun. Ve kendinize cevaplar verin.  Örneğin “sınavı kazanamazsam ne olur “ sorusuna “ dersten kalırım” diye cevaplayın. bu sarmalı devam ettirin. Örneğin “ dersten kalırsam ne olur ?” sorusuna “ belki sınıfta kalırım “ deyin “ sınıfta bir sene daha kalsam ne olur “ sorusuna  “ ailem kızar “ deyin ve bu şekilde en kötüsü ve en dip şekilde soru sormaya ve cevap vermeye devam edin. Göreceksiniz ki kuyunun dibine indiğinizde bilinçaltınız rahatlayacak. Çünkü hayalinizde en kötüsünü yaşadınız. Unutmayın ki bilmediğiniz şey size stres yaratır. Siz o evreleri kendinize sorular sorarak ve cevaplar vererek yaşadınız ve en dibe kadar geldiniz. Bundan daha ilerisi yok. Hal böyle olunca o korktuğunuz durum her ne ise artık öyle bir korkunuz kalmamış olacaktır.

 

Kelimelerin gücüne tekrar dönecek olursam, Sürekli yapma, etme, yapmamalıyım, etmemeliyim gibi kelimeler kullanmayın. Bilinçaltınız kelimenin köküne bakar. Ne demek bu ? Yani bir olayı kendinize sürekli “hasta olmamalıyım” diye telkin ediyorsanız. Bilinçaltınız “Hasta ol” yada “Hasta” kelimelerini algıladığı için kendinizi bir süre sonra kötü hissedersiniz ve muhtemelen hasta olursunuz. bunun yerine yine “ hasta olmamalıyım” cümlesi üzerinden gidecek olursam “Sağlıklıyım” yada “Sağlıklı olmalıyım” gibi cümlenin “Sağlık” tarafının baskın olduğu cümleler kurmak gerekir.

 

Bilnçaltınızı bir çocuk gibi düşünün onu sürekli sevgiyle besleyin. Sevgi dolu düşünceler geçirin aklınızdan. Bu demek değildir ki dünyayı toz pembe görün. Hayır tam aksine olaylara sadece  at gözlüğü ile bakmayın. Yani birisi veya bir olay hakkında kesin hükümlü konuşmayın, “kesin şu sebeple yapmıştır” demeyin mesela. Kafanızda şüphe var ise muhatabına sorun düşüncenizi netleştirin. Unutmayın ki bilgi özgürlüktür.

Mutlu musun ?

Nasıl mutlu olunur biliyor musunuz? Aslında bir çok kişinin mutlu olma kriteri farklılık gösterir. Örneğin, “bir arabam olsa çok mutlu olurdum”. Ya da “şu kişiyle sevgili olsaydım çok mutlu olurdum” gibi.

Halbuki bu kriterler fiziki mutluluk(!) sağlayan şeylerdir ki aslında bana göre bunun adı haz dır . Mutluluk içten dışa doğru olur. Ruhunuz mutlu olduğu zaman zaten kendinize şuyum olsa buyum olsa diye kısıtlama koymadan da mutlu olursunuz.

İşte size bazı püf noktaları örneklendirerek anlatıyorum ki bazı söylemler havada kalmasın..

Mesela İnsanların nerede oturduklarıyla ilgilenmeyin.

Ne demek bu? Diyelim ki bir aile var çok kötü baraka gibi bir evde yaşıyor. Siz kendi kendinize

-neden bu evde yaşıyor ki?

-Halbuki o kadar da kazanıyorlar.

-Cimriliklerinden daha iyi bir eve taşınmıyorlar.

-ya demekki durumları çok kötü vah vah tüh tüh.

Gibi gibi aklınızdan bu ve buna benzer cümleler ve sorular uzayıp gidiyorsa ayağınıza taşı bağladınız demektir. Ne demek “taş bağlamak”?. Yazımın ilerleyen kısımlarında anlatacağım.

Bunun tam terside mümkün olabilir. Diyelim ki bu aile villada yaşıyor. Gayet güzel ve nezih bir yerdeler.

Yine siz..

-o kadar borçları var neden bu evde yaşıyorlar ki?

-villa diyorlar kendi kendilerine ama bu bildiğin müstakil ev?

-ne gerek vardı daha normal bir evde de yaşayabilirler.

Gibi gibi uzaar gider bu yargılamalar. Zihninizin sınırı yoktur. Fakat her  cümleniz aslında sizin Zihninizin aynasıdır. Mesela son cümledeki “normal bir evde de yaşayabilirler” yargısında aslında kendinize değersizlik duygusu zerk etmiş oluyorsunuz. Eğer siz kendinize o villayı layık görmüş olsaydınız o aile hakkında bu yargıyı da yapmazdınız. Ne kadar farklı bir bakış açısı değil mi?

Mesela İnsanların ne kadar kazandıklarıyla ilgilenmeyin

Bazen insanın içini yiyip bitiren bir soru değilmi bu. Acaba ne kadar kazanıyor?

İnsanların kazandıkları da harcadıkları da kendilerinedir. Bu kazançtan bir beklenti içinde olmayın. Yani diyelim ki o malum aileye miras kaldı, piyangodan yüklü bir para çıktı ya da yaptıkları iş çok kazanç getirdi.

Böyle olduğu zaman şu düşünce içinde olmayın

“nasılsa xxx den para isterim verir”

“zamanında o kadar yardım ettim ee artık sıra onlarda”

Bunun gibi para beklentisi içinde olmak size zarar verir. Tabiiki vicdani şekilde ellerinden geldiğince yapılabilen yapılmalıdır. Ama bu durumun zorlanmaması ve bu sınırın geçilmemesi gerekir. Kısacası yine bu durum yargı alanına bağlanır. Ola ki sizin beklentiniz dışında tepki verilirse yine yargılamaya ve zehirlenmeye başlayacaksınız.

Sürekli şükür edin..

Belki birçoğunuza klasik gelecek ama bu şükretme işini doğru yapamıyoruz. Sürekli negatife odaklanırsanız mutsuz olursunuz. Bulunduğunuz ortamdan sahip olduğunuz herşeye şükredin.

Biraz daha açalım bunu. Şükretmek az ile yetinmek demek değildir. Tam aksine neye şükrederseniz onu çoğaltırsınız. Örneğin bir fatura ödeyeceksiniz. Her ay bu faturayı ödediğinizde aklınızdan şu cümle geçmesin

-yine ödüyoruz Allah kahretsin

-bir türlü kurtulamadım şunu ödemekten

Bu ve bunun gibi şikayetler dolu cümleler kuruyorsanız mutsuz kalmaya devam edersiniz. Peki ne yapmalı? Yine bu örnek üzerinden gidersek bu faturayı öderken aklınızdan şu düşünce geçmeli.

-çok şükür durumum var ki ödüyorum, ödeyebiliyorum.

ya da

-şükürler olsun ki para kazanabiliyorum ve o şey her ne ise onu alabilecek gücüm var.

Bu örnekler çoğalır gider yeter ki farkındalığınızı olmayana değil, olana yönlendirin.

Bu yukarıda da bahsettiğim gibi az ile yetinmeye çalışmak demek değildir. İstediğiniz yada dilediğiniz birşey olmuyor sa elbette ki zamanı vardır. Herşey olması gerektiği zamanda olur buna inanın.

Önceden olması için kendinizi tabiri caizse yırttığınız bir olay bir eşya olmadı mı? Zaman geçti, günler geçti.. sonrasında dönüp o olaya yada duruma baktığınızda “iyiki de olmamış” dediğiniz çok olmuştur. işte bu durum o olayı unuttuğumuzdan değil kesinlikle daha iyi si karşımıza çıktığındandır.

Şimdi gelelim yukarıda bahsettiğim “Ayağına taş bağlama” söylemini açmaya. Bunu meşhur bir hikaye ile bağdaştırmak istiyorum.

Birgün bir profesor öğrencilerinin hepsinden yanlarında 5 er kg patates getirmesini istemiştir. Ertesi gün her öğrenci elinde 5 kg patates le sınıfa gelir. Profesörün tek bir şartı vardır. “Ne olursa olsun nereye giderseniz gidin bu poşetteki patatesleri yanınızdan ayırmayacaksınız” demiştir. “Akşam arkadaşlarınızla buluşmaya gittiğinizde, sevgilinizle yemeğe gittiğinizde kısacası heryere götüreceksiniz” demiştir. 1 ay sonra sınıfa geldiğinizde tekrar bu patatesleri getireceksiniz. Öğrencilerle 1 ay sonra buluştuğunda herkeste bir memnuniyetsizlik bir şikayet vardır ve sınıfta kötü bir koku oluşmuştur. Çünkü yanlarında taşıdıkları patatesler çürümeye ve kokuşmaya başlamıştır. Ve bunun yanın sıra sürekli yanlarında taşıdıkları için artık ağırlaşmaya başlamıştır bu patatesler. profesor kötü ve negatif düşüncelerin de bu patatesler gibi sürekli yanlarında taşıdıklarında kokuşmaya başladığını ve ağırlaştırdığını söyler. her negatif düşünce ve tabiri caizse dedikodu, bu torbaya attığınız patates tir.

Yani insanlar hakkında yapılan her kötü yorum her kötü yargı ayağımıza bağladığımız taştır. Sizi ağırlaştırır. Bu fiziki bir ağırlaştırma olmaz ilk zamanlar tamamen ruhsal bir ağırlaşma hissedersiniz daha sonra ruhsal sıkıntılarınızın fiziki yansımaları olur. Hiç mi insanları yorumlamayalım ? dediğinizi duyar gibiyim. Tabiiki yorumlayın ama yargı alanından değil. Sizin, “Neden böyle yapmadı ?” dediğiniz olayın belki 10 defa üzerinden geçmiştir nereden bileceksiniz ki ?

O  yüzden yüklerinizi atın üzerinizden..

 

Beklentiyi azaltın..

Mutsuz ve şikayet eden insanların geneline baktığınızda ortak noktalarının beklenti içinde olmak olduğunu göreceksiniz. Nedir bu beklenti içinde olmak peki? Zamanında yaptığınız bir iyilik karşısında yada zamanında iyi geçindiğiniz birisinden bir istekte bulunmak olabilir mesela. O zaman şu yorumu yapabilir miyiz peki! Sizin zamanında yaptığınız iyilikler de aslında karşılıksız değildi. Belki bilinçli zihninizde ” ne alakası var? ” diyebilirsiniz. Ama bilinçaltınızda farklı bir duygu ve istek olabilir.

Ben tamamen kötü bir insan olun kimseye iyilik yapmayın demiyorum. Tabiiki fıtrat gereği kimi insanlar zor durumdaki kişilere yardım edebilir. Ama bunu yaparken bilinçli ve iradi olarak olarak karşılık beklemediğinizi kendinize söyleyin. Çünkü bilinçaltınızda alma verme yasası her zaman aktif tir. Siz herhangi bir konuda bir iyilik yaptığınızda (verme yasası), arka planda bir beklenti (alma yasası) oluşur. Günlük hayatımızda karşılaştığımız bir örnek verecek olursam; birşey yapmak istemiyoruz mesela ama onun bende kredisi var bunu yapmak durumundayım diye kendimizi zorluyoruz. Yada şu işi yapalım da bizimde ona işimiz düşer gibi kendimizi yanılgıya ve beklentiye sokuyoruz.

Ve işte püf noktası.. Hiç kimseden herhangi bir konuda beklenti içinde olmayın. Bu benim eşimdir, dostumdur, annemdir, babamdır, kardeşimdir, oğlumdur, kızımdır tabiiki yapacak(!) demeyin. Unutmayın ki kişiler bu beklentinizi karşılamak mecburiyetinde değildirler. Eğer o beklediğiniz şey her ne ise durumunuz varsa kendiniz yapın. Tabiri caizse kendi ayağınız üzerinde durun. Tam tersini düşünün birde beklentiniz yok ve o kişiler sizin beklentinizi sağladı. Bu durum size bonus mutluluk olarak dönecektir.

Beklenti içinde olduğunuzda ne olur biliyor musunuz? Kişiler eğer O beklentinizi karşılayamazlarsa kendinizi kötü hissedip bu sefer de keşke girdabına kapılıyorsunuz. Keşke yapmasaydım, keşke almasaydım, keşke vermeseydim gibi.. Bu girdap  uzar gider ve biliyorsunuz ki bu keşke ler vücudu hasta eder. diyabet başta olmak üzere bir çok hastalıklara davetiye çıkarmış olursunuz.

Mutluluğun yolu çok basittir. İnsanları olduğu gibi kabul edin. Neden cimrisin? Neden sorumsuzsun? Neden para tutamıyorsun? Bu negatif sorular sizin kendi ayağınıza bağladığınız enerji çapalarından başka birşey değildir. Kime göre neye göre cimrilik? Kime göre neye göre sorumsuzluk? Bu durum bile beklenti dir. Herkesi kendiniz gibi beklediğiniz ve öyle davranmasını istediğiniz için yargılıyor ve üzülüyorsunuz. Kendinizi bu duygudan özgür bırakın. Bu yargılar ve enerji çapaları sizi aşağıya çeker.

Aşağıya çekilmemek için enerjinizi dışarıya değil kendi içinize harcayın. Etrafı değiştirmeye çabalamayın ve hayata direnmeyin, bırakın aksın. Siz bakış açınızı değiştirdiğinizde o şikayet ettiğiniz kişilerin ve hayatın aslında size yol gösteren bir işaret dizisi olduğunu da fark edersiniz.

Kötüye odaklanma An’da kal!

İnsanlar, ağızlarında ki bir diş i kaybedince sürekli oraya odaklanırlar. Dil, sürekli o boşluğa değer ve bu durum kötü bir hissiyat verir.

Halbu ki diğer sağlam dişlere odaklanmaya başladığın an işte o zaman dünyan değişir. Çünkü giden gitmiştir zaten. Sağlam olan dişlerle yemek yemeye devam edebilir ve hayatını sürdürebilirsin.

Yaşadığımız olaylar da bu şekilde, sürekli kötüye, kötü olana odaklanırsak hayatınızda zaten hali hazırda iyi giden durumları gözden kaçırırsınız. Hayattan zevk alın. Geçmişe veya geleceğe takılarak, kafa yorarak enerjinizi tüketmeyin. Hayat “an” dan ibaret.